17 Ekim'de yüz binlerce kişinin katıldığı protestoların ardından Fransa, 24 Ekim'deki yeni gösterilere geniş yasaklarla hazırlanıyor. Tam bu sırada Paris yakınlarındaki Trappes ve La Verrière'de düzenlenen, ırkçı saikle işlendiği şüphesiyle soruşturulan silahlı saldırıda bir kişi öldü, beş kişi yaralandı. Bir yanda gençlerin ve sendikaların gösteri hakkına getirilen sınırlamalar, diğer yanda göçmen kökenli yurttaşların güvenliği. Fransa'da güvenlik tartışması yeni bir boyut kazanıyor. Trappes ve La Verrière'de ölümcül saldırı 23 Ekim Cuma sabahı Paris'in batısındaki Yvelines bölgesinde, Trappes ve komşusu La Verrière'de sokaktaki insanlara otomatik silahla ateş açıldı. Saldırıda 26 yaşındaki bir genç hayatını kaybetti, aralarında sekiz kurşunla yaralandığı belirtilen 12 yaşındaki bir kız çocuğunun da bulunduğu beş kişi yaralandı. Polis kaydı bulunduğu bildirilen 39 yaşındaki şüpheli, Suçla Mücadele Tugayı (BAC) polislerince Coignières'de yakalanarak gözaltına alındı. 23 Ekim'deki silahlı saldırıda 1 kişi yaşamını yitirdi, 5 kişi yaralandı. Saldırının rastgele bir şiddet eylemi olmadığına ilişkin ciddi bulgular var. Fransa Ulusal Terörle Mücadele Savcılığı (PNAT), cinayet ve cinayete teşebbüs suçlarını terör faaliyetiyle bağlantılı olarak soruşturuyor. Mağdurların gerçek veya varsayılan etnik, ulusal ya da dinî aidiyetleri nedeniyle hedef alınmış olmaları ihtimali üzerinde ağırlıkla duruluyor. Tanıklar, saldırganın renk, ırk, görünüş ve kıyafetlerine göre göçmen kökenli kişileri ve Müslümanları hedef aldığını anlatıyor. İçişleri Bakanı Laurent Nuñez saldırıyı terör suçu, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise terör ve yabancı düşmanlığı kapsamında değerlendirdi. Trappes Belediye Başkanı Ali Rabeh de saldırının ırkçı ve İslamofobik niteliğinin açıkça tanınması gerektiğini söyledi. Olayın başka bir yönü daha var. Polis sendikası Alternative Police FASMI'nin sözcüsü Benjamin Camboulives, franceinfo'ya yaptığı açıklamada saldırganın polisleri de öldürmeyi amaçlamış olabileceğini belirtti. Camboulives'e göre şüphelinin evinde, arama yapmaya gelecekleri için hazırlanmış olabilecek gaz tüpleri bulundu. Ancak tüplerin gerçekten patlayıcı bir düzenek oluşturup oluşturmadığı ve polislerin hedef alınıp alınmadığı henüz adli incelemeyle kesinleşmiş değil. “Trappes, Kabil'dir” demenin sonuçları Trappes Belediye Başkanı Ali Rabeh, saldırının ardından BFM TV'de yalnızca saldırganın değil, yıllardır bu kent hakkında kullanılan siyasi ve medyatik dilin de sorgulanması gerektiğini söyledi. Rabeh, aşırı sağcı söylemde kullanılan “Trappes, Kabil'dir” ifadesini hatırlattı. Televizyon ekranlarında aralıksız bu tür sözlere yer verilmesinin yalnızca bir kenti ve sakinlerini damgalamadığını, aynı zamanda bir tür dinî ve kültürel savaş tahayyülünü beslediğini savundu. Sözlerin bu saldırıda olduğu gibi, dramatik sonuçları olabileceğini vurguladı. Trappes, göçmen kökenli nüfusun yoğun olduğu kentlerden biri. Yıllardır İslam, laiklik, göç ve banliyöler üzerine yürütülen siyasi tartışmalarda adı sık sık gündeme getiriliyor. Éric Zemmour gibi aşırı sağcı siyasetçilerin göç ve Müslümanlar hakkındaki söylemleri, Marine Le Pen'in Ulusal Birlik (RN) partisinin güvenlik ve göç politikalarıyla birlikte bu tartışmaların merkezinde bulunuyor. Ali Rabeh'in uyarısı önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bir kentin sakinleri sürekli bir tehdit olarak sunulduğunda, o kentte yaşayanların güvenliği nasıl etkilenir? Irkçılık yalnızca bir kişinin başka bir kişiye yönelttiği nefret değildir. Belirli toplulukların sürekli kuşkuyla karşılandığı, haklarında genellemeler yapıldığı ve toplumsal sorunların sorumlusu olarak gösterildiği siyasi bir iklim yaratılması da ırkçılıktır. 24 Ekim: Gösteri hakkına getirilen yasaklar Trappes saldırısı, Fransa'nın yeni bir protesto gününe hazırlandığı sırada gerçekleşti. 17 Ekim'de eğitim sorunları, hayat pahalılığı, ücretler ve kamu hizmetlerindeki gerilemeye karşı düzenlenen gösterilerin ardından öğrenci örgütleri, sendikalar ve Sarı Yelekliler hareketi, 24 Ekim'de yeniden sokağa çıkma çağrısı yaptı. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 22 Ekim'de yaptığı açıklamada önümüzdeki günlerde genel yaklaşımın gösterilerin yasaklanması yönünde olduğunu söyledi. Sendikaların düzenlediği eylemlere alternatif güzergâhlar önerileceğini, sendika dışı çağrıların ise mümkün olan yerlerde yasaklanacağını belirtti. Bu açıklamanın ardından yedi sol parti, gösteri hakkının eylemi düzenleyen örgütün niteliğine göre sınırlandırılamayacağını savunarak Danıştaya (Conseil d'État) acil başvuruda bulundu. Partiler, cumhurbaşkanının valilere bu yönde talimat vermesinin anayasal yetkileri bakımından da tartışmalı olduğunu ileri sürdü. Danıştay, 23 Ekim akşamı başvuruları reddetti, fakat Danıştay'ın gerekçesi, yürütmenin yetkilerinin sınırlarını da yeniden hatırlattı. Kararında, “Macron'un açıklamalarının genel bir gösteri yasağı veya valilere verilmiş bağlayıcı bir talimat niteliğinde olmadığını belirtti. Gösterileri yasaklama yetkisinin valilere ait olduğunu, her gösterinin kamu düzeni açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini ve yalnızca cumhurbaşkanının açıklamasına dayanılarak yasak getirilemeyeceğini" vurguladı. İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, 24 Ekim için 70 bin polis ve jandarmanın görevlendirileceğini açıkladı. Bu sayı önceki haftaya göre yaklaşık yüzde 17'lik artış anlamına geliyor. Özel müdahale birlikleri, zırhlı araçlar ve toplumsal olaylara müdahale araçları da hazırlıklar arasında. Lyon'da 24 Ekim gösterileri yasaklandı. Bordeaux'nun merkezinde de gösterilere yasak getirildi. Marsilya'da ise başlangıçta ilan edilen genel yasağa rağmen sendikaların yürüyüşüne istisnai izin verildi. Rouen, Le Havre, Toulon ve başka kentlerde de belirli bölgeleri kapsayan yasaklar uygulanıyor. Böylece yalnızca gösterilerin güvenliği değil, kimlerin, hangi örgütlerin ve hangi güzergâhlarda gösteri yapabileceği de siyasi tartışma konusu haline geldi. Güvenlik kimin için? Bir tarafta devlet, toplumsal protestolar sırasında şiddeti önleme gerekçesiyle kamusal alanı sınırlandırıyor. Diğer tarafta bir belediye başkanı, kendi kentinin sakinlerinin yıllardır hedef gösterildiğini söyleyerek onların güvenliğini gündeme getiriyor. Bu iki gelişme arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi olmadığı söyleniyor. Ancak ikisi de demokratik devletin temel sorumluluğuna işaret ediyor: Yurttaşları korurken onların haklarını da korumak. Bugün soru yalnızca 24 Ekim'de kaç kişinin sokağa çıkacağı, kaç kişinin gözaltına alınacağı veya kaç kentte gösterilerin yasaklanacağı değil. Trappes'te öldürülen gencin, yaralanan çocuğun ve diğer mağdurların güvenliği nasıl sağlanacak? Irkçı şiddeti besleyen toplumsal koşullar nasıl ele alınacak? Eğitim hakkını, geçimini ve geleceğini savunmak için sokağa çıkanların talepleri nasıl karşılanacak? Ve devlet, şiddeti önleme görevini yerine getirirken gösteri özgürlüğünü hangi haklarla birlikte ve nasıl bir demokrasi içinde koruyacak?