Her şeyden önce tarihî olarak İslâm Musevîlikle birlikte çok eskiden beri Batı Hıristiyanlığının düşmanlarından (inimici christianitatis) sayılır. Günümüzde, hukuken islamofobi bütün Batı mahallesinde tıpkı tüm diğer ayrımcılıklar gibi suç, ne var ki dininden ötürü ayrımcılığa uğramış olan Müslümanın adalet önünde pek bir ağırlığı yok. Bu, diğer dinler ve ırklar için de geçerli, kocaman bir istisna ile: Musevîler ve/veya Yahudiler. Bu ayrıcalığın başlıca dinamiği Avrupa’nın faili olduğu Yahudi Soykırımı. Diğer unsurlardan farklı olarak, Yahudilerin maruz kaldığı Holokost’un inkârı ceza hukuku konusudur. Ama tüm uzman kurumlarca adı konmuş olan Ermeni, Tutsi, Boşnak, Ezidî ve şimdi Filistin Soykırımlarının inkârı suç kapsamında değildir. Yahudi Soykırımı inkârı ve antisemitizm ile mücadelede daima var olan toplumsal ve hukukî hassasiyet, kıt’ada yaşayan 50 milyon ve sayıca en kalabalık “farklı” unsur olan Müslümanlar için söz konusu değildir. Örneğin “antiislamizm, antiarabizm ile mücadele” gibi politikalar yoktur. Buna karşılık şu sırada âlemin gözü önünde cereyan eden Filistin Soykırımına “soykırım” demek, tam da antisemitizmle mücadele gerekçesine dayanarak suçtur. Örneğin Boyun eğmeyen Fransa partisinin Avrupa Parlamentosu vekili Rima Hassan daha salı günü bu yüzden hapis ve seçilmeden men cezasına çarptırıldı. Siyaseten, bırakın Müslümanlara ayrımcılıkla mücadeleyi, sözkonusu olan İslâmla mücadeledir ve bu, Batı’da artık ulusal politika mertebesindedir. Hollanda Özgürlük Partisi (PVV); Almanya için Alternatif (AfD); Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ); Fransa Ulusal Birlik Partisi (RN); İspanya Vox Partisi başta, bütün Avrupa memleketlerinde bulunan ve islamofobinin başını çektiği yabancı düşmanlığı üzerinden politika yapan ve hızla anaakımlaşan irili ufaklı siyasî oluşum artık ulusal boyuttan Avrupa boyutuna geçme aşamasındalar. Bu politikalar akademi ve medyada hatırı sayılır sayıda etkili “islamofobi teorisyenlerince” desteklenirler. Sözkonusu zevat İslâm dininin temelinde bulunduğunu iddia ettikleri özcü kısıtlar nedeniyle asla Avrupa’ya ayak uyduramayacağı ama kıt’ada var olmakta ısrar ettiği ölçüde Avrupa’nın bekâsına tehdit oluşturduğunu pazarlar. Bu “derin komplo”nun adı kabaca, sızma, nüfuz ve toplumu etki altına almayı ifade eden, ingilizce “entryism”, almanca “unterwanderung”, frenkçe “entrisme”dir ve 7/24 Avrupa ahalisinin tepesine boca edilir. Bu iddia, Türkiye’nin AB adaylığının iyi günlerinde islamofobi teorisyenlerince “üye olunca içerden fethedecekler” yaygarasıyla tepe tepe kullanılırdı. Sosyolojik olarak ise temel mesele Müslümanlara yönelik önyargı ve ayrımcılığın ötesinde, İslâm’ın Avrupa toplumlarında görünür hâle gelmesiyle ortaya çıkan tepkiyle kendi kimliğini bu karşılaşma üzerinden yeniden tanımlama iddiasıdır. “Avrupa’da islamofobi” denince ilk akla gelen bilim insanı Nilüfer Göle’nin çözümlemelerinde bu davranış Avrupa toplumlarının dışgöç, kültürel fark, eşit vatandaşlık ve ulusal kimlikle ilişkili yapısal bir sorunlar yumağı olarak ortaya çıkar. İslâm’ın özellikle terör ve radikallikle özdeşleştirilmesi, Avrupa’da yaşayan sıradan Müslümanın dahî şüpheyle karşılanmasına ve toplumsal olarak dışlanmasına yol açar. Teröre bulaşan kimi İslâmî kesimin Avrupa’da sebep olduğu kitlesel katliamların tüm Müslümanlara atfedilmesi islamofobinin başat taktiklerinden birisidir. Görünür hâle gelme bahsinde, göçmen işçilikten vatandaşlığa geçen Müslüman kitleler toplumsal anlamda kudretlenirler (empowerment). Bu minvalde başörtülü kadınlar, camiler, minareler, toplu ibadetler ve helal yaşam pratikleri, İslâm’ı kişisel inancın ötesine taşıyarak kamusal alandaki yerini ve dolayısıyla laikliğin sınırlarını zorlar. Katı laiklik ise, görünürlüğü reddettiği hatta tehdit olarak aldığı ölçüde Avrupa’nın laiklik anlayışını zorlar. Avrupa toplumları buna razı olmadığı gibi ezberlerindeki laikliği islamofobik siyasetin ana eleştiri hatlarından biri konumuna getirerek islamofobiyi güçlendirirler. Müslümanın görünürlüğü hakeza Avrupa’nın hukuken eşit vatandaşlık ilkesini de zorlar zira geriye kalan her vatandaş eşit sayılsa da “görünür Müslüman” pek eşit sayılmaz. Bu çifte standart islamofobinin temel tezahürlerinden biridir. Bugün Avrupa’nın ikilemi, ya Müslümanı dinî kimliğini terk etmesi koşuluyla kabul etmek ya da tüm dinî ve kültürel farklılıkları ortak kamusal yaşamın bir parçası olarak kabullenmektir. Ne yazık ki, bulunduğumuz yer sahici bir eşitlik, farklılıkların toplumca kabulü, yeni bir laiklik anlayışı ve ortak bir toplumsallıktan çok giderek Avrupa sathına lav gibi yayılan islamofobik siyaset ve sosyolojidir.